CANAVARIN PENÇESİNDE DİRENEN KÜBA İLE DAYANIŞMAYA

Ekim başında, Basel’de on kişi olmak üzere İsviçre’de toplam 20 kişi Zürih havalanında buluşarak büyük bir heyecanla ve merakla 63 yıllık ABD ambargosuna diren Küba’ya gitmek üzere öğlen Madrid’e hareket ettik. Aynı gün benzer arzularla 19 arkadaşımız (Fransa, İsveç ve Almanya’dan) Frankfurt’tan yola çıktı. Küba sevdalısı bir arkadaş da İstanbul’dan direk uçtu. Daha önce Küba’ya […]

CANAVARIN PENÇESİNDE DİRENEN KÜBA İLE DAYANIŞMAYA
CANAVARIN PENÇESİNDE DİRENEN KÜBA İLE DAYANIŞMAYA
Hasan Ozan
  • Yayınlanma19 Aralık 2022 21:01
  • Güncelleme19 Aralık 2022 21:03

Ekim başında, Basel’de on kişi olmak üzere İsviçre’de toplam 20 kişi Zürih havalanında buluşarak büyük bir heyecanla ve merakla 63 yıllık ABD ambargosuna diren Küba’ya gitmek üzere öğlen Madrid’e hareket ettik. Aynı gün benzer arzularla 19 arkadaşımız (Fransa, İsveç ve Almanya’dan) Frankfurt’tan yola çıktı. Küba sevdalısı bir arkadaş da İstanbul’dan direk uçtu. Daha önce Küba’ya üç kez giden bir arkadaş tarafından kurulan Whatsapp Grubu’muzun adı “Küba Sevdalıları”dır ve Küba ile dayanışma için hala devam ediyor. Ortak amacımız Sosyalizm umudunu diri tutan bu küçük ada ülkesini yakında görmek ve dokunmaktı.

Havana’da Jose Marti Havalimanı’na indiğimizde henüz yeni akşam olmuştu. Saat farkı nedeniyle en uzun günümüzü yaşamış olduk. Uçaktan indiğimizde ilk gözüme çarpan diğer havaalanlarından farklı olarak insana huzur veren sadeliğiydi. Ne şatafatlı reklam panoları ne de labirenti andıran karmaşıklık vardı. Otobüsle otelimize doğru yol alırken tercüman bize almanca genel bilgiler verdi.

Tatil kenti Varadero’daki otelimize vardığımızda  tel içinde çalışan üstü açık küçük arabalarla üç katlı binalardaki odalarımıza gittik. Ertesi gün yorgunluğa rağmen temiz havanın etkisiyle dinlenmiş olarak kahvaltıda tüm grupla buluştuk. Bazı arkadaşlarımızın ifadesiyle “cennet gibi” bir yerdi. Otel tropikal meyve ağaçlarıyla dolu yeşillikler arasında devasa bir alana kurulmuş ve şirin bir köyünü andırıyordu. 

Küba’ya gitmiş bazı arkadaşların “yanınıza yiyecek alın, aç kalabilirsiniz” sözlerinin aksine, kahvaltıda “yok yoktu”, artı burada çok pahalı olan her türlü tropikal meyve ve meyve suları bolca vardı. Bence öğle ve akşam yemekleri de çok zengindi. Her gün ızgara balık ve tavuk ya da et, çorba, pilav, makarna ve farklı tatlılar, dondurma ve salatalar ve sayamayacağım diğer yiyecekler…

Daha önce, “Gözaltında Kayıplara karşı uluslararası Kurultay” için Kolombiya’ya ve “Uluslararası Kadınlar Buluşması” için Venezüella’ya gittiğimde, gerçekten yarı aç kalmıştım. Bu bolluğun bir nedeni, otellerin işletmesinin yabancılarda (çoğunlukla İspanyollarda)  lması ve onların ihtiyaç duydukları her şeyi ambargo olmadan Küba’ya getirebilmeleridir. Bu, özelleştirmecilere ambargo olmadığı anlamına gelir. Küba kapitalist özel mülkiyete geçmeye teşvik ediliyor… 

Sonra sahile gidiyoruz ve insanın ruhunu açan tertemiz, pırıl pırıl turkuaz denizine dalıyoruz. Plajdan biraz uzakta, insanlar şapka ve puro gibi hediyelik eşyalar satıyor. Burada zorlu pazarlıklarla fiyatı yarıya indirebilirsiniz. 

Gerek uğradığımız hediyelik eşya pazarında gerekse gezilerimizdeki molalarda küçük üreticilerin tezgahlarında çeşitli ürünleri sattıklarına tanık olduk. Ayrıca iki gece konakladığımız evler de özel pansiyon gibi işletiliyordu. Ev sahiplerinin pasaportlarımızı kayıt etmesi devletin denetimini gösteriyor. Bizim gruptan bazı arkadaşların da yazdıkları gibi, gerek dil sorunu gerekse oteldeki halktan tecrit durumumuz ve sınırlı zamanımız gözlemlerimizi doğal olarak sınırladı. Bu yüzden gözlemlerimiz, Küba’nın bütünlüklü ve objektif bir fotoğrafını vermeyebilir.

Yine de, otel personelinden ve Havana ve Santa Clara’ya dört günlük bir gezide gözlemlerimizi ve görüşlerimizi paylaşmak önemlidir.  u önemli çünkü Küba bir dönüm noktasında. Ya Ambargo’yu kıracak ve dünyanın patronu ABD emperyalizminin burnunun dibinde, devrimci bir şekilde bir onur anıtı olarak yaşayacak ve dünya işçi sınıfına ve ezilen halklara, inançlara ve cinsiyetlere ilham verecek ya da canavar tarafından yutulacaktır!

Bunun için,  ünyanın gözleri önünde boğazı sıkılan Küba’yı yalnız bırakmamak ve canavarın ellerini kırmak ve değişik düzeylerde dayanışmayı yükseltmek gerekiyor. 

Küba gezimizin 4. gününde Havana’ya gittik. Yol boyunca rehberimiz İbo akıcı, duru Türkçesi ve derin tarih bilgisiyle, komünal dönemden günümüze Küba tarihi ve Devrimi hakkında bizi bilgilendirdi. 

İlk durağımız ordu komutanlığının içinde ve Batista döneminde yapılan, Che’nin Evi’ydi. Aslında burası Che’nin evinden  çok müze haline getirilmiş Che’in karargahıydı. Müze’de Che’nin yatak odası, toplantı salonu, değişik fotoğrafları ve bazı kişisel eşyaları bulunuyordu. Tam karşısında ise Batista zamanında yapılan dünyanın 2.Büyük İsa heykeli vardı. Sonra burada, okyanusa bitişik kalenin surlarında büyüleyici Havana manzarasını seyretmenin keyfini yaşadık.

Ardında şehri birbirine bağlayan denizin altındaki tünelden geçerek eski Havana’ya gittik. Havana harika bir tarih ve kültür kentidir. Tarihi binalar, eskiden kumarhane olan devasa oteller gibi Rus büyükelçiliği de dikkat çekiciydi. Özel bir restoranda kabuklu deniz ürünleri ile pilav yedikten sonra (bazı arkadaşlar lapa gibi diye yiyemedi), kaldığımız evlere gittik.

 Ondan fazla kişi olarak kaldığımız ev çok büyüktü, bir evden çok bir pansiyona benziyordu. Temiz odaları, harika hizmeti, interneti, bulaşıkları-çamaşır-kahve makineleri ile batıdaki evlerden bir fark göremedim. Gece gittiğimiz Cafe-Bar’da canlı müzik eşliğinde içen ve dans eden neşeli Kübalıları izleme fırsatı bulduk. Sabah arkadaşların getirdikleri yufka ve çökelek de eklenince doğrusu “kuş sütü eksik” mükemmel bir kahvaltı yaptık. 

İkinci günümüzde ziyaret ettiğimiz ünlü Devrim Meydanı gerçekten çok büyük. İki büyük binanın duvarlarını kaplayan Che ve Camilo’nun devasa figürleri ve ulusal lider Jose Marti’nin heykeli ile bu meydan bizi devrimin ilan edildiği ana götürüyor. Fidel Castro, devrimden sonra yedi saat boyunca burada konuşma yapmış. 

Orada da topluca fotoğraf çektikten sonra hiç sönmeyen “Devrim Ateşi”ni büyük bir coşkuyla izledik. Granma Yatı ile Devrimde kullanılan çeşitli mühimatın sergilendiği Devrim Müzesi’ni tadilat nedeniyle ancak dışarıdan görebildik. Müzenin dışında, geniş bir alanda sergilenen devrim sürecinde kullanılmış değişik türden silahların kalıntılarını gördük. Bu sergide, Kruşçev zamanında Amerikan emperyalizmi ile yaşanan kriz sırasında Küba’ya getirilmiş olan füzeler de vardı… Müze çok güzel ve ilgi çekiciydi.

Eski Meydan’da (Plaza Vieja) feminist plastik sanatçısı Roberto Fabela tarafından yapılan kadın heykeli çok ilginçti. Elindeki çatalıyla erkekliği temsil eden horoza binmiş kadın kontrolü elinde tutuyor. Bu heykel Küba’da kadınların katettiği yolun bir simgesi olduğu için çok hoşumuza gitti. Rehberimiz  önerince, biz kadınlar ayakta erkekler oturarak -ikisi hariç- bu anı ölümsüzleştirdik. 

Sonra tarihi bir binanın önünde, bir sokak müzisyeninin söylediği ünlü “Comandate, Che Guavera” şarkısına coşkuyla eşlik ettik.

Havana’da yol kenarlarında oturan insanlar bana köyümdeki insanları hatırlatırken, bazı arkadaşlarıma da yoksulluğu ve tembelliği hatırlattı. Ama esas olarak ambargonun yol açtığı yoksulluk nedeniyle bazı insanların bizden para veya hediye istediğini de eklemek gerekir. Başta Eski Havana olmak üzere ziyaret ettiğimiz tüm şehirlerde alışık olduğumuz çarşılar ve göz kamaştırıcı alışveriş merkezleri bulunmuyor. Küba’daki evlerin dış cephesi bakımsız görünüyordu. Yine de tüketim odaklı kentler yerine yaşam odaklı kentler dikkat çekiciydi.

Beni ve birçok arkadaşımı rahatsız eden şey, devrimden önce kalan Amerika’nın üstü açık arabalarıyla yaptığımız şehir turuydu. Kübalılar bu arabalarla seyahat edemedikleri için turumuz lüks olarak değerlendirildi.

Kübalı ressam ve heykeltraş Salvador Gonzales’in yaptığı ve kendi evinin de bulunduğu renkli seramik sanatı sokağı, tek kelimeyle görülmeye değer bir sanat şöleniydi. 

Resmi Heyetle Yaptığımız Görüşme

Havana’da devletin resmi heyetiyle yapacağımız görüşme herkesi heyecanlandırmış ve mutlu etmişti. Valilikte yaptığımız görüşmeye, ambargo nedeniyle Küba’da üretilmeyen bazı hediyeleri ve özellikle çocuklar için aldığımız kırtasiye, şeker ve çikolata gibi şeyleri götürmüştük. Küba Komünist Partisi ile görüşme talebimizi, bir devlet delegasyonu ile görüşme şeklinde kabul ettiler. Ve bizim Kübalılar için götürdüğümüz eşyaları, son zamanlarda olan kasırgadan etkilenen bölgelere göndermek istediklerini söylediler. Bu yüzden hediyelerimizin yanı sıra topladığımız 1350 Euro’yu da afet bölgesine ulaştırmak için bağışladık. Kırk kişiden oluşan grubumuz Valilik kapısının önünde, Kübalı yoldaşlar tarafından içtenlikle karşılandı. Burada Valilikle ilgili kısa bir açıklama yapıldı. Tüm ilçelerin belediye başkanları ile belediye başkan yardımcıları ve mahalle temsilcilerinin valiliğe bağlı olduğu  fade edildi. Ardında biz mütevazi bir salonda, kırmızı koltuklardaki yerimizi alırken karşımızdaki masada, Vali yardımcısı Antonio Perez, Havana Kadın Federasyonu başkanı Sofia Maria, Uluslararası ilişkiler sorumlusu Gongora Lopez, moderatör Malaika Peguero ve tercümanımız İbrahim vardı. Hoşgeldiniz seansından sonra bize Küba’nın güncel durumunu ve kasırgayı anlattılar. Çeşitli sektörlerden işçileri bu bölgeye gönderdiklerini ve kasırganın neden olduğu büyük hasarla nasıl başa çıktıklarını paylaştılar. Devrimden sonra başlayan ABD ambargosu sonucunda çok dolaylı olarak ithalat yapabildiklerini, birçok bankanın para transferini kabul etmediğini vurguladılar. Cumhuriyetçi Trump yönetimiyle ambargonun sıkılaştırıldığını ve konuyla ilgili görüşmelerin kaldırıldığını açıkladılar. Onun yerine gelen Demokrat Partili Biden’in ambargonun yumuşatılacağına dair söz verdiğini ve ambargonun kaldırılması için görüşmelerin devam ettiğini belirttiler. Son olarak görüştükleri heyetin “ambargonun kaldırılması veya yumuşatılması kararı aldıklarını” ifade ettiler. 

Ayrıca ABD’de Küba’yı destekleyen senatörler ve parlamenterler olduğunu; Küba dostları olan aydınlar, sanatçılar, yazarlar, aktörler ve ABD’de yaşayan Latinamerikalıların ambargonun kaldırılması için imza kampanyası düzenlediklerini ve bunu Demokrat Parti’ye bir bildirge ile sunduklarını açıkladılar. Ve son olarak: 

“Eger ambargo yumuşatılırsa, Küba’ya dair ticari adımlar da buna göre şekillenecek ama onlar ne kadar dayatırlarsa dayatsınlar, bizler de sonuna kadar direneceğiz.” dediler. 

Daha sonra sorularımızı yanıtladılar. İlk arkadaş, sorusuna geçmeden önce Küba’nın SB ve Doğu Blok’unun çöküşünden beri ambargoya rağmen devam eden onurlu direnişini ve Devrimin kazanımlarını korumasını hepimiz adına selamladı. Ardından arkadaşımız, “Corona salgını karşısında emperyalist-kapitalist sistem iflas ederken, Küba’nın sağlıktaki başarısı dünyada büyük sempati uyandırdı.” dedi ve bu nazik davete teşekkür etti. Daha sonra özelleştirme politikasını, beraberinde getireceği riskleri ve buna karşı hangi stratejik önlemleri aldıklarını sordu.

Sofia yoldaş, bu duygularımızı yürekten hissettiğini, bu düşüncelerin kendilerini çok mutlu ettiğini ve mücadelelerinden ne kadar haklı olduklarını gösterdiğini ifade etti. Ve “Küçük bir ülke olarak 63 yıllık ABD ambargosunın yarattığı sorunları ve sıkıntıları ancak biz yaşayanlar biliriz. Kendi çapımızda ve imkanlarımızla ambargoya karşı direniyor ve ayakta kalmaya çalışıyoruz. Direniyoruz ve direneceğiz! Komünizm hedefimizden şaşmayacağız. Okullarda ML dersleri veriyoruz” dedi ve sosyalizmden ısrar edeceklerinin altını çizdi. Ama devlet kontrolu altında kısmi bazı özelleştirmelere ve yabancı yatırımlara izin verdiklerini sözlerine ekledi.

Küba’daki kadınların durumu ve Kadın hareketi ile ilgili soruyu yanıtlayan Sofia yoldaş, Küba devriminden hemen sonra kadınların devrimin içerisindeki yoğunluğunun daha da arttığını ama erkek egemen zihniyetten  aynaklı sorunlar da olduğunu belirtti. Sierra Maestra ve Santiago bölgelerindeki gerilla mücadelesi içinde kadınların da mevcut olduğuna dikkat çeken kadın yoldaş, devrimden hemen sonra Kadın Konfederalizmini aşağıdan -köy, mahalle, semt ve şehirlerden- yukarıya doğru oluşturulduğunu ve tüm okumuş, okumamış Küba’lı kadınların bu birliğe dahil olduklarını vurguladı. “Bildiğiniz gibi o dönemde Küba’da fuhuş çok yaygındı. Devrimden sonra kadın hakları ön plana alınarak, kadın bedeninin asla bir metaya alet edilmemesi bilinciyle fuhuşun önü bilinç ve örgütlülükle kapatıldı.” dedi. Bunun sonuçlarının devrimden yedi yıl sonra görülmeye başladığını ve ülke genelinde %68 üniversite mezunu kadın sayısına ulaşıldığını söyleyen Maria yoldaş “Dünya genelinde yapılmayan bir şey yaptık. İki yaşındaki çocukları eğitebilecek anne-babalara ve öğretmenlere gereken eğitimi verdik. Ayrıca iki yaşında çocuğu olan ve çalışmak isteyen kadınların çocuklarını bırakabilecekleri kreşler yaptık.” diye devam etti.  u dönemde çok sayıda kadının devlet yönetiminde görev aldıklarını söyleyen yoldaş, bugün kadınların bütün ülke yönetim birimlerinde, ilçe, köy, semt, şehir ve valiliklerde her alanda çalıştıklarını ifade etti. Sofia yoldaş, ülke genelinde en fazla kadın vali ve vali yardımcısı ve dünya genelinde en fazla kadın parlamentere sahip ülke olduklarını gururla belirtti. 

“İki hafta önce ülke genelinde bir referandum yaptık büyük bir çoğunlukla (%63) kabul edildi. Referandumun içeriği: Kadınların hiç bir şekilde erkek şiddetine maruz kalmamaları; çocukların cinsel taciz ve istismara uğramamaları; anne-babalarına bakamayan yetişkinlerin anne ve babasının devlet güvencesindeki yurtlara yerleştirilmesi ile kadın-erkek tam eşitliğinin anayasal güvenceye alınmasıdır. Ayrıca eşcinsellerin, LGBTİ’lerin evlenmesi ve bütün haklara sahip olması parlamento güvencesine alındı.” diyen Maria yoldaş, 17.Yüzyılda ulusal önderleri Jose Martin’in “Ülkenin bağımsızlığının kadınların eliyle kurulacağını, kadınların olmadığı bir mücadelenin, mücadele olmadığı” sözleriyle konuşmasını bitirdi ve biz kadınlara ziyaretimiz için çok teşekkür etti.  

 İklim değişimi, SB ile ilişkiler, Yeni bir Komünist Enternasyonal’in kurulması ve uluslararası dayanışma, Kürt Özgürlük Hareketi ve Rojova ile ilgili sorularımız, uluslararası ilişkilerden sorumlu Gongora yoldaş tarafından  özetle şöyle yanıtlandı: 

“Dünyadaki iklim krizinin sıkıntılarını beklemiyoruz, zaten yaşıyoruz… Yakın zamanda Havana’nın yüz kilometre dışında saatte 200 kilometre hızla vuran şiddetli Fırtına, ülke genelinde çok büyük zararlara yol açtı. Ülkenin en büyük elektrik vericisi neredeyse yerle bir oldu ve Küba iki gün karanlıkta kaldı. Havana’da 1299 evin çatısı uçtu veya camları kırıldı. Bunların tamiratı uzun sürüyor çünkü ambargo nedeniyle gerekli materyaller Küba’da bulunmuyor. Telefon hatları ve internet bir hafta boyunca çalışamaz duruma geldi. Okullar altı gün kapatıldı. Havana’nın yeraltı su şebekesini de etkilendi. Şiddetli fırtına 17 bin ağacı kırdı ve toplam 800 ton çöp bıraktı. Hastanelerde birkaç gün sıkıntı yaşansa da servisler çalıştı.”

Kübalılar yoldaşlık ilişkileri ve dayanışmayla felaketi aşmaya çalışıyorlar. Altı gün içinde tüm ülkede elektrik ve su sorunu çözülüyor. İnternet ve telefon hatları hala sıkıntılı. Havana’daki temizlik işçileri kasırganın vurduğu Afet bölgesine gönderildiği için Havana’nın sokakları bir süre temizlenemiyor.  ncak geri dönen işçiler 15 gün içinde Havana sokaklarını temizleyecekti.  

Küba’da bakanlık bünyesinde 30 yıllık bir süre zarfında doğayı ve iklim dengesini korumak için iklim değişikliği konusunda özel bir birim kurulduğu belirtildi. Bu birlik, Küba’nın dünyada nadir görülen doğal güzelliklerini, doğanın ekolojik dengesini bozmadan korumaya çalışacak. Gongora yoldaş sözlerini şöyle bitirdi: “Çok zor koşullar altında bir ülke yarattık ve zor koşullar altında bir ülkenin varlığı için mücadele ediyoruz.”

Yoldaş Gongora, daha sonra Latin Amerika ülkeleriyle dayanışma içinde kurulan ALBA ittifakı hakkında konuştu ve Castro’nun önemli halk desteğine sahip ülkelerin liderleri olan, Lula, Morales ve Chavez ile birlikte örnek bir dayanışma gösterdiklerini belirtti. Ancak başta Venezüella olmak üzere diğer ülkelerdeki hükümet değişikliklerinin Küba’yı da olumsuz etkilediğini söyleyen yoldaş, “Biz mücadele anlayışımızda değişmedik. Kazanımlarımızla, eksikliklerimizle; sahip olduklarımızla, sahip olmadıklarımızla hep buradayız. Çok eksikliklerimiz var, ama sonuç itibarıyla yolumuza devam edeceğiz ve 63 yıllık ABD ambargosuna karşı her şekilde ayaktayız.” diye devam etti.

Gerek ambargoya karşı mücadele için gerekse de dünyanın dört bir yanında  elişen ulusal ve toplumsal kurtuluş mücadeleleriyle dayanışmayı merkezileştirmek, büyütmek için Küba yeni bir Komünist Enternasyonal’in kurulmasına  öncülük edemez mi? sorusuna yoldaşın “Biz dünyadaki tek sosyalist ülkeyiz bu yüzden Komünist Enternasyonal’i yeniden kuramayız, ama dünyadaki Komünist Partileri ile görüşüyoruz ve dayanışmamızı sürdürüyoruz.” şeklindeki yanıtı beni oldukça düşündürdü… Sınıfsal, toplumsal, cinsel ve ulusal çelişkilerin aşırı keskinleştiği; dünyanın dört bir yanında özgürlük ve adalet için ayaklanmaların dinmediği; komünikasyonun yüz yıl öncesine göre olağanüstü geliştiği günümüz nanoteknoloji koşullarında; ML ve Komünist iddialı parti ve örgütlerin zayıflığı arasındaki yaman çelişkiyi  asıl izah etmeli? Ve “Ne Yapmalı?

Gongora, Kürt Özgürlük Mücadelesi ve Rojova ile ilgili soruya “Rojova hakkında bilgi sahibiyiz ve ilgiyle takip ediyoruz” diye kısa bir yanıt verdi. 

Gerek zamanın bitmesi gerekse sorunun ifade biçimi nedeniyle doyurucu bir yanıt alamadık. Görüşme resmi bir görüşmeydi ve kimi sorulara resmi ve diplomatik yanıtlar verildi; bu biraz da anlaşılırdı. Görüşmeye gelen topluluğun siyasal bir topluluk olduğunu biliyorlardı. Görüşme iki parti veya örgütler arasında yapılan bir görüşme de değildi. Bizler, sosyalizme inanmış Küba halkının dostlarıydık.

Tercüme ve soruların çokluğu nedeniyle normal süreyi aştık, oysa daha çok sorularımız vardı. Görüştüğümüz yetkililer oldukça sade ve dostçaydı. Bildiğimiz bürokratik bir havası yoktu görüşme ortamımızın. Bu ayrıca bizi sevindirdi. 

1989/91’de SSCB ve onun önderlik ettiği tüm Doğu bloğu, gelişmiş sanayi devletleri ile peş peşe teslim olurken; Küba, geri dönüşü bekleyen tüm uğursuz öngörüleri boşa çıkararak direndi. 

Kendisinden 84 kat daha büyük olan emperyalist canavarın pençesinde direnen Küba’ya, Küba halkına bir kez saygı duydum ve bu onurlu direnişle dayanışmayı nasıl büyütebiliriz diye daha çok kafa yormaya başladım. 

CHE’nin Şehri, Santa Clara

İkinci gezimizi otobüsle Che Guavera yoldaşın gerilla komutanlığı yaptığı ve anıt mezarının bulunduğu Santa Clara bölgesinde yaptık. Rehberimizin kronolojik, akıcı anlatımları bizi devrim günlerine götürürken, “el değmemiş” ormanlarıyla ve meralarda çobansız, özgürce otlayan hayvanlarıyla Küba’nın doğasına hayran kaldım. Bu arada rehberimizden Küba’da bütün büyük baş hayvanların devlet mülkiyetinde olduğunu öğreniyoruz!

İlk durağımız, 26 Haziran Hareketi öncülüğünde Küba halkının amansız bir mücadeleyle karşı devrimcileri ve ABD emperyalizmini yendiği ünlü Domuzlar Körfezi. Gezi rehberimiz “Domuzlar Körfezi” adının bölgenin bataklık olduğu için “domuz gibi” kokmasından geldiğini açıkladı. Devrimden sonra bu bölge geniş çaplı ağaçlandırılmış. Giron bölgesindeki körfeze doğru giderken: yol kenarında bulunan, savaşta hayatını kaybeden köylülerin anıtlarmezarları bize ödenen bedelleri hatırlattı. Adını köylülerin kanını emen, zengin bir toprak  ahibinden alan Giron bölgesinde, yenildikten sonra Kübalı karşı devrimcilerin teslim olmalarını gösteren çok sayıda büyük sokak resimlerini de görebildik. Giron’un girişinde ise Fidel Castro’nun ABD’nin Domuzlar Körfezi çıkartması ile ilgili söylediği ünlü sözü “Yanki emperyalizmi burada yenildi.” yazılıdır. Ayrıca çıkarmanın yapıldığı yerde bulunan küçük bir müzede, çıkarma anına ait fotoğraf, haritalar ve savaşta hayatını kaybedenlerin fotoğrafları vardı. Müzenin bahçesinde ise savaşta kullanılan tanklar, toplar ve düşürülen ABD uçaklarının enkazı sergilemiş. Benzer şekilde Küba’nın çeşitli yerlerinde ABD tarafından finanse edilen paralı askerlerin yenildiği afişleri görmek antiemperyalist duyguları canlı tutuyor. 

Seyahat programımız ayrıca Kızılderililer Adası’na bir ziyaret de içeriyordu, ancak benzin olmadığı için gidemedik. Timsahları gördükten ve yerel turist pazarını ziyaret ettikten sonra, bir otel restoranından lezzetli yemekler yedik. Sonra Che’nin komutasında gerilla mücadelesinin verildiği tarihi Trinidad şehrine ulaştık.

Cristof Clomb’un oğlu Diego tarafından 1514 yılında deniz kenarında kurulan Trinidad şehri, tarihi dokusuyla güzel bir şehirdir. Kalacağımız evlere yerleştikten sonra başta puro olmak üzere hediyelik eşya almak için marketlere gittik. Ancak elektrik kesintisi nedeniyle kartla ödeme yapamadığımız için devlet marketinde alışveriş yapamadık. Bunun yerine, ikincil bir pazar olarak gelişen bazı evlerin alt katlarındaki dükkanlarda sıkı pazarlıklar sonucunda hediyelerimizi alabildik. Fiyatlar devlet marketinde daha ucuz olduğundan, bazı insanlar oradan ucuza satın alıyor ve turistlere daha pahalı satabiliyorlarmış! Kaldığımız geniş ve rahat avlulu ev, genç sempatik bir çiftin eviydi. Bize dostça davranan genç kadın, küçük kızı yüzünden çalışamıyor ama evin iki odasını turistlere kiralayabiliyor. Kadının eşi bir otelde çalışıyormuş. Bu evlerin çoğu, devrimden sonra ülkeyi terk eden zenginlere aitti. 

Herkes yaşadığı evden kahvaltı yaptıktan sonra Santa Clara’ya gidiyoruz. Bu şehir gerçekten “Che’nin şehri”, her yerde onun posterlerini ve heykellerini görüyorduk. Che’nin CIA ve Bolivya diktatörlüğü tarafından öldürülmesinin 49. yıldönümü anma törenlerine katılmak istedik ama yetişemedik. 

Önce iki grup şeklinde çantalarımızı dışarıda bırakıp,  he ile yoldaşlarının kemiklerinin olduğu zemin kattaki bölümü ziyaret ettik. Che’nin 1997’de DNA ile tanımlanan kemikleri, Bolivya’daki gerilla savaşı sırasında ölen altı yoldaşıyla birlikte şiddetli bir mücadele sonucunda Fidel Castro tarafından Küba’ya getiriliyor. Küba Devrimi’nin zaferini belirleyen savaşın kazanıldığı Santa Clara’daki amaca yönelik inşa edilmiş anıtmezara askeri bir törenle gömülürler. Devrim şehitlerine saygıdan dolayı burada fotoğraf çekmek ve konuşmak yasaktır. Her yoldaşın adını taşıyan plaketlerin arkasında, ortada Che, kemikler gömülmüş ve yanlarında kırmızı güller var. Burada çok yoğun duygularla ayrıldık ve hemen yanındaki müzeyi ziyaret ettik. Müzede Che’nin çok değişik fotoğrafları, kişisel eşyaları ve Fidel’e yazdığı veda mektubu vardı. Sonra yukarıda elinden silahıyla Che yoldaşın görkemli anıtının önünde saygı duruşuyla bir anma yaptık. İki genç arkadaşımız çiçek bıraktı, bir yoldaşımız Che’yi anlatan duygusal bir konuşma yaptı. Bizden önce yapılan resmi anmanın çelenkleri duruyordu. 

Bir yandan Yanki emperyalizmine karşı öfkemizle, öte yandan  arksist-Leninist Che Guavera ve yoldaşlarına saygı ve gururla Santa Clara’dan Varadero’ya döndük.

Otelde gerçekleştirdiğimiz değerlendirme toplantısında birçok kişi gözlemlerini paylaştı. Yorumlar, hayal kırıklığına uğradıklarını söyleyen bazı insanlar hariç, genellikle olumluydu. Ayrıca döndüğümüzde Küba ile dayanışma göstermek için neler yapabileceğimizi de konuştuk.

İsviçre Basel’de Beksam derneğinde, biz altı kişi olarak bir sinevizyon gösterisinden sonra Küba ile ilgili izlenimlerimizi anlattık ve sorulan soruları yanıtladık. Yaşadığımız çeşitli ülkelerde bulunan “Küba Dostluk Dernekleri” veya koordinasyonlarla ilişki kurup özellikle ABD ambargosuna karşı daha güçlü dayanışma etkinlikleri yapma kararı aldık. Ayrıca bazı arkadaşlar gözlemlerini yazıp paylaşırkan, iki arkadaşımız da internet üzerinde yayın yapan bir TV’da program yaptılar. Yani Küba gezimizle belli bir çevrede, sosyal medyada önemli bir etki yarattık diye düşünüyorum. 

Kişisel Düşüncelerim

 Komünist bir kadın olarak, yıllarca canavarın pençesine direnen küçük bir ada ülkesi olan Küba’yı görmek istiyordum. Çeşitli nedenlerle gidemedim. Ancak bu yıl oldukça renkli bir grupla; yoldaşlarım, eşim ve akrabalarımla gidebildim. Çok mutlu oldum ve grubun çoğunluğu da memnundu. 63 yıllık ambargonun zorluklarını hakikaten yaşayanlar bilir. Yaşadığımız emperyalist-kapitalist sanayi ülkeleri bile Ukrayna savaşı nedeniyle uygulanan yaptırımlar sonucu enerji krizi ile nasıl boğuştuklarını görüyoruz. Resmi enflasyon %10 civarında, ücretler yerinde sayarken temel tüketim maddelerinin fiyatları neredeyse iki katına çıktı. Bir yıl bile olmadan bu duruma dayanamayan ülkeleri ile kıyasladığımızda neredeyse sanayisi olmayan Küba gerçekten müthiş direniyor.

Özellikle revizyonist-kapitalist blok çöküşünden sonra çok büyük zorluklara meydan okuyan Küba halkı aç kaldı ama teslim olmadı. 

Gerek rehberimizin anlatımlarından gerekse benim çeşitli kitaplarda öğrendiğim bu gerçeği  nutmamak gerekir. Bu, aynı zamanda 63 yıl önce devrim yapan Küba’nın neden kendi sosyalist sanayisini kurup geliştiremediğinin kısmen yanıtıdır. Esas neden SB’nin revizyonist-burjuva politikalarıdır. Devrimden sonra ekonomi bakanı olan Ernesto Che Guavera,  ruşçev’in 1956 da darbe ile iktidara geldiği Sovyetler Birliği’ni ziyareti sırasında, Küba’da makina üreten ağır sanayi kurmak için SB’nin yardımını talep ediyor.

Ancak Kruşçev’le başlayan ve Brejnev ile devam eden süreçte aslında devlet kapitalizmine geçişi yaşayan ve “sınırlı egemenlik” politikasını dayatan Sovyetler Birliği, bu öneriyi reddetmekte ve Küba’nın kendisine bağımlı bir tarım ülkesi olarak kalmasını istemektedir. Che Çin devrimi deneyimini inceler, devrimci, anti-emperyalist Çin’i ziyaret eder ve Mao Zedung ile görüşür. Ve Çin’deki tarım kooperatiflerini örnek alır. Bu ”Soğuk Savaş” yıllarıdır.

İki süper güç arasındaki hegemonya ve rekabet mücadelesi yoğunlaşıyor. Che yoldaş, modern Sovyet revizyonizminin baskısına direnir ve “barış içinde bir arada yaşama”, “barışçıl geçiş”, “sınırlı egemenlik” gibi revizyonist, pasifist, teslimiyetçi teori ve politikaları eleştirir. Zamanla, Kastro ile araları açılır.

O devrimci enternasyonalist görevlere yönelir ve elbette görüş ayrılıkları da önemli bir etken olur. Ve Küba ona dar gelir. Ülkeyi terk edip Kongo ve Bolivya’da savaşır… “Bir, iki, üç daha fazla Vietnam!” şiarıyla gerilla mücadelesine katılır. Revizyonist Brejnev’lerin baskısıyla, Bolivya Komünist Partisi’nin destek vermediği gerilla mücadelesi yenilgiyle sonuçlanır ve Che Guavera yoldaş CIA’nın doğrudan desteğiyle katledilir.

Che’nin ölümü, başta Latinamerika devrimi olmak üzere dünya devrimi için büyük bir kayıp olur. 90’ların başına kadar ekonomik olarak SB ve Doğu Bloku’na bağlı olan Küba, revizyonist kampın çöküşüyle bağımsız anti-emperyalist devrimci duruşunu bugüne kadar sürdüren tek ülke olma onurunu taşıyor. Küba,  nsanların neredeyse aç kaldığı bu zor dönemi devrimin  azanımlarını en çok yaşayan kadınların inanılmaz mucizevi fedakarlıkları sayesinde aşıyor.

Küba’yı Savunmak Devrimci Bir Görevdir

Sosyalizm, komünizme geçiş aşaması olarak hala sınıfların olduğu bir geçiş toplumudur. Hem internette ve kitaplarda okuduklarımdan hem de kişisel gözlemlerimden Küba gerçeği: 

1) Temel üretim araçları, fabrikalar, işletmeler ve toprak – büyükbaş hayvanlar ve restoranlar dahil –  amulaştırılmış, yani tüm halkın malı haline getirilmiş.

2) 2019 yılında Anayasa’nın altı maddesi 88 bin 66 oturumda, kamuoyu ile görüşüldükten sonra değiştirilmiştir. Küba sosyalizm hedefini terk etmiyor, ancak nefes almak için devletin sıkı kontrolü altında bazı özelleştirmelere izin veriyor. Revizyonist bloğun sosyalizm maskesini atıp “Sosyalizm bitti”, “Yaşasın kapitalizm”, “Elveda proletarya” korosuna katıldığı bir süreçte, çöküşünü bekleyenlere karşı inatla, bu ada devletinin sosyalizmde ısrarı ve direngen tavrı çok önemlidir.

3) Küba’da halkın bazı asgari temel gıda maddeleri karne ile karşılanıyor. Hamile kadınlar, yaşlılar ve çocuklar için kişi başı ayda ek olarak iki kilo kırmızı et veriliyor.

4) Her ailenin oturduğu bir evi var. Ayrıca kooperatifler aracılığıyla toplu konutlar yapılıyor. Küba’yı terk edip iki yıl içinde geri dönmeyenlerin evleri de kamulaştırılıp ihtiyaç sahiplerine veriliyor. Elbette Küba’da da hala konut sorunu var.

5) Ücretler arasında bir uçurum olmadığı gibi işsizlik ve gelecek kaygısı da yok. Ağır işlerde ve gece çalışanlar (sağlık alanı gibi) bir gün çalışıp bir gün dinleniyorlar. Asgari ücret 100 dolara karşılık geliyor. Öğrencilere de maaş veriliyor ve gönüllü çalışmalara katılıyorlar. Eğitim, sağlık, barınma ve bazı temel ihtiyaç maddelerinin devlet tarafından karşılandığı gözönüne alındığında asgari 12 bin Peso (ekmek 0,5 Peso) ile geçinebiliyorlar. 

6) Devrim öncesi fuhuş, kumar ve mafya merkezi olan Küba’da, kadınlar bugün yaşamın her alanında eşit ve parlamentodaki kadın oranıyla dünyada birinci sıradalar. Kadına yönelik şiddet kapitalist ülkeler ile kıyaslanamayacak kadar düşük. Örneğin yaşam standardı yüksek olan İsviçre’de her 15 günde bir kadın erkekler tarafından öldürülürken Küba’da bu yılda bir veya ikidir. 

Devrimden hemen sonra devrimci kadınlar tarafından 1960 yılında kurulan Kübalı Kadınlar Federasyonu’nun (FMC) 4 milyon 200 üyesi var. Ayrıca Ulusal Cinsel Eğitim Merkezi (CENESEX), LGBTİ’lerin haklarını savunuyor. Küba’da bugün; Parlamentonun %49’u, -bu oran dünya ortalamasında yüzde 20’dir- Devlet Konseyi üyesinin %48.4’ü, Bakan ve bakan yardımcılarının %35.5 ile 38’i, Genel yöneticilerin %48.67sı, Küba Komünist Partisi MK’nin %51’i, Kamu işgücünün %48’i, üniversite mezunlarının %66‘sı, öğretmen, öğretim üyesi ve bilim insanlarının yüzde 81,9’u, hekimlerin yüzde 60,2’si, sağlık sektöründe çalışanların yüzde 78,5’i ve sağlık alanında enternasyonal görevlerde bulunanların yüzde 64,2’si kadın. Yine hâkim ve savcıların yüzde 75’i, Teknisiyenlerin 66’sı, mühendislerin yüzde 31’i kadın. Ekonomide istihdam edilen kadınların yüzde 74,37’si yüksek öğrenim mezunu -bu oran erkekler arasında yüzde 55,6 dır-. Kadınların iş yaşamına katılım oranı ise yüzde 60’larda. 

7) Dünya Ekonomik Forumu 2011 Cinsiyet Ayrımı Raporu’na göre, Küba dünyada cins ayrımcılığının yok denilecek kadar az olduğu ilk 20 ülke arasında yer alan tek Latin Amerika ülkesidir. Diğer Latin Amerika ülkelerinin aksine Küba’da hiçbir zaman kadın kotası uygulanmadı. Kadınlar kendi çabalarıyla, talepleriyle ve Kübalı kadın önderlerin izinde bugünkü konumlarını elde ettiler. 

8) Köklü bir homofobik geçmişe sahip olan Küba’da 70’li yıllarda kamplara gönderilen LGBTİ’ler bugün hem evlenebiliyor hem de evlat edinebiliyorlar. Evliliği “iki kişi arasındaki birlik” olarak tanımlayan yeni “Aile Yasası” Kilisenin karşı kampanyasına rağmen Kadın Federasyonu ve Mariela Castro’nun başkanı olduğu CENESEX’in devrimci mücadelesi sonucu Eylül ayında üçte iki çoğunlukla kabul edildi. Resmi evliliklerin sadece % 3 olduğu Küba’da (rehberimizin bize söylediği gibi), hiçbir evlilik veya aile biçimi yasanın kapsamı dışında değildir. Bu anlamda yasa, burjuva aile biçimini aşan bir devrimdir.

9) Küba’da ırkçılık tarihe gömülmüş. 11,5 milyon nüfusa sahip Küba’da insanlar

yerlileri, siyahları, melezleri ve beyazları ile tam bir uyum ve barış içinde yaşıyor. Suç oranı çok düşük ve uyuşturucu yok denecek kadar az. 

10) Kübalılar doğayla, hayvanlarla barış içinde yaşıyorlar. Dünyada ender bulunan doğasını koruyorlar. Konakladığımız otelde de buna tanık olduk. Örneğin, kahvaltımızı kuşlarla birlikte yapıyor, masa aralarında gezen köpeklerin özel olarak beslendiğini gözlemliyorduk.

Küba halkı mutlu ve huzurlu gerçekten. Neşeyle dans ediyorlar. Kapitalist ülkelerdeki koşuşturmanın olmadığı Küba’da bu durumu tembellik olarak tanımlayanlar  ldu ama ben, kendine, doğaya ve insana yabancılaşmamış bir halk olarak değerlendiriyorum. Hayatımda ilk kez omlet yaparken, otel koridorlarını temizlerken şarkı söyleyen kadınlar gördüm. Ayrıca Kübalılar, modanın esiri olmamış şık ve bakımlı insanlardır. 

11) Küba ablukaya rağmen tıp, biyoteknoloji ve toplum sağlığı alanında dünyadaki en gelişmiş ülkelerden biridir. Hem Kübalı doktorlar yoksul ülkelerde gönüllü görev yapıyor, hem de başka ülkelerden gelen Tıp öğrencileri Küba’da okuyabiliyor. Kübalılar akciğer kanseri aşısının yanı sıra dört ayrı Covit 19 aşısını da geliştirmişlerdir. Küba’da önleyici önlemlerin esas alındığı bir sağlık sistemi var ve ortalama yaşam oldukça yüksek. 

12) Küba’da Fidel yoldaşın heykelini hiçbir yerde göremedik. Efsanevi Küba lideri Castro kişi kültüne karşı olduğu için kendi heykelinin yapılmasına karşı çıkmıştır. Kendilerini halkın üstünde gören bazı “devrimci lider”leri düşününce Fidel’in bu tutumunu önemli devrimci bir erdem olarak görüyorum.

13) Küba’da devlet bürokrasisinin düzeyini, yöneticilerin ayrıcalıklarının olup olmadığını tam olarak bilemiyorum. Ama herkes milletvekili adayı olabiliyor ve bunun için bir maaşları yok. Halkın büyük bir kesimi çeşitli kitle örgütlerine üye ve adaylarını seçip gönderebiliyor. Örneğin, Devrim Savunma Komitelerinin 8 milyon; Küba Kadın Federasyonu’nun 4 milyonu aşkın üyesi var. Ayrıca Genç Komünistler Birliği, Sendikalar, meslek örgütleri ve köylü kooperatiflerini düşündüğümüzde halkın hemen hemen hepsi örgütlü diyebiliriz.

14) Yazının başında da belirttiğim gibi Küba bir yol ayrımında… Kamu ekonomisinin dışında gelişen paralel bir ekonomi kaçınılmaz olarak eşitsizlikler yaratıyor. Turizm sektörüyle birlikte ortaya çıkan fuhuş, (neyse ki son yıllarda eğitim sayesinde azalmış), kayıt dışı satışlar, bahşişler ve az da olsa dilenenler ücret eşitliğini baltalamakta ve küçük-burjuva sınıfını geliştirmektedir. Bunu önlemek için Küba devleti, bu sektörde çalışanları iki yıllık rotasyona tabi tutuyor. Turizm, ideolojik ve kültürel olarak da toplumu dönüştürmenin bir aracı oluyor. Örneğin, tüketim endeksli özgürlük anlayışı özellikle gençliği kapitalizme özendiriyor. Bu durum büyük riskler barındırıyor. 

Devrimcinin Görevi Devrim Yapmaktır! 

Küba’da görüştüğümüz devlet heyeti “eksikliklerimiz çok, ama sonuna kadar direneceğiz” dediler. İnanıyor ve umut ediyorum ki, Küba devleti gençlik başta olmak üzere halkın ekonomik taleplerini, Kübalı işçi ve emekçilerin yaratıcı gücünü motive ederek bilimsel sosyalizmin ışığında aşacaktır. Bu gelişme, vahşi kapitalizmi geliştirecek özelleştirmelerle değil, toplumsal mülkiyeti geliştirecek devrimci atılımlarla yapılabilir. Yani reformlar, ileriye doğru olmalı, geriye doğru değil!

 Kuşkusuz Küba’daki devrimin kazanımlarını savunmak sadece Kübalıların sorunu değil, yüreği devrim ve sosyalizm için atan tüm emekçi insanlığın sorunudur. Tıpkı Kürt Özgürlük Güçleri tarafından ortadoğu cangılında komünal sistemini kuran, kuşatma altındaki Rojova devrimini savunmak gibi. Bu yüzden dünyadaki tüm komünist, devrimci parti ve bireylerin Küba’yı ve Rojova’yı savunma görevi vardır.

“Küba da gidiyor!” diye karamsarlık yayıp Kübayı eleştiren “keskin” Marksist-Leninist parti ve örgütler önce kendilerini eleştirsinler. Gerçek Marksist-Leninist partilerin aşağıdaki sorulara devrimci yanıtlar verme, Küba ve Rojova’yı bir dönüm noktasında savunma ve sosyalizmin düşen kızıl bayrağını umut olarak yükseltme sorumluluğu acil bir görev olmaya devam etmektedir.

En büyük enternasyonal dayanışma olan, kendi ülkelerimizdeki sosyalist devrimi neden gerçekleştiremedik? Neden Küba 63 yıldan beri yalnız? Proletarya – Burjuva  çelişkisinin aşırı geliştiği dünyamızda, neden faşist, dinci-gerici hareketler gelişiyor da komünist hareketler kan kaybediyor? Dünyanın gözü önünde boğazı sıkılan Küba ne yapmalı? Dünya emekçi insanlığına umut olacak Komünist Enternasyonal neden kurulamıyor? 

Küba Devrim Tarihi Üzerine Kısa Notlar

1895 yılında Jose Marti önderliğindeki Küba Özgürlük Partisi tarafından İspanyol işgalcilerine karşı başlatılan Küba’nın bağımsızlık savaşı, Jose Marti’nin işgalciler tarafından öldürülmesiyle kesintiye uğrar. Ancak kurtuluş mücadelesi engellenemez ve 1902 de Küba bağımsızlığını ilan eder. 

Ancak Küba bir kez daha emperyalizmin etkisi altına girer. ABD uşağı Batista’nın 1952’de ikinci bir darbeyle iktidarı ele geçirmesi, halkın öfkesini kabartır ve devrimcilere silahlı mücadele için güçlü, meşru bir temel sağlar. 

26 Temmuz 1953’de Fidel Castro önderliğindeki genç Ortodokslar grubu, Batista askerlerinin üniformalarını giyinmiş 160 silahlı genç devrimciyle Moncada Kışlası’na saldırarak devrim ateşini tutuşturur. 26 Temmuz Hareketi’ne adın veren bu saldırıya iki kadın devrimci, Haydee Santamaria ve Melba Hernandez de katılır.

Saldırı başarısızlıkla sonuçlanır çünkü içeride yapılması gereken çatışma, bazı aksilikler nedeniyle dışarıda gerçekleşir. Çatışmada beş kişi ölür ve Castro kardeşler de dahil olmak üzere 28 kişi tutuklanır. Ama 1955’te tutsak kitlesel kampanya sayesinde serbest bırakılırlar.  

Castro ve arkadaşları, enternasyonalist devrimci Che Guavera ile tanıştıkları Meksika’ya giderler. 1956’da Meksika’da askeri eğitim alan 84 devrimci, “Ya özgür olacağız ya da şehit olacağız!” sloganıyla Sierra Maestra’ya gitmek için Granma yatına binerler. Kararlaştırılan saatten iki gün sonra Küba’ya gelen devrimciler fark edilir ve bozguna uğrarlar. Ve 12 kişi hariç hepsi katledilir.

Che, Fidel, Raul ve Camilo’nun da aralarında bulunduğu sağ kalan devrimciler kısa sürede Sierra Meastra dağlarında bir araya gelerek gerilla mücadelesini başlatırlar. 

Celia Sanchez Manduley gerillaya katılan ilk kadındır ve burada Mariana Grajeles adını verdikleri ilk kadın birliğini kurarlar.  ariana, Küba bağımsızlık savaşına katılan ilk kadın olduğu içinsmi bu kadın birliğine verilmiş. 13 kadın savaşçıdan oluşan Mariana Grajeles’in kurulmasına Fidel destek verse de, başlangıçta ordu içinde tepkiye yol açıyor. Mariana Grajales’in ilk çatışmasından sonra ise herkes kadın savaşçıların disiplin ve cesaretine hayranlık duyarak kendilerine ilham verdiklerini dile getiriyor. 

Devrimci mücadele kentlerde de gelişir. 1957’de, hükümeti devirmek için bir grup öğrenci tarafından Havana’daki başkanlık sarayına yapılan bir baskın başarısız olur ve grubun lideri Jose Antonio, radyo istasyonunu ele geçirmeye çalışırken Batista’nın güçleri tarafından öldürülür. 

27 Aralık 1958’de Che Guavera komutasındaki bir gerilla birliği, Santa Clara’daki garnizonu bozguna uğratır. Batista güçlerine gönderilen, içi silah ve mühimat dolu zırhlı bir tren raydan çıkarılarak ele geçirilir.

1 Ocak 1959 da –Moncada Kışla Saldırısı’ndan tam beş yıl sonra– devrimi bastıramayacağı ve yolun sonuna geldiğini anlayan diktatör Batista, bankalardaki paraları ve altınları çalarak ailesiyle birlikte Dominik Cumhuriyeti’ne kaçar. Batista’nın kaçtığı duyulur duyulmaz Radyo Rebel’den (İsyan) “Devrimci genel grev!” çağrısı yapılır ve toplamı ancak 3 bin olan isyan Ordusu başkente doğru ilerler. Emekçi kitleler, radyo ve televizyonlarda çalışanlar dahil, bu radyo istasyonuna bağlanarak, Fidel’in ülkenin tüm radyo ve televizyonlarında konuşması sağlanır. Küba’da 63 yıl önce zafere ulaşan Devrim, yenilen ama yok edilmeyen karşıdevrimi de geliştirir. Cennetlerini kaybeden Batista ve bir avuç sömürgeci ile dünyanın patronu ABD emperyalizmi Küba’yı işgal etmek için her yolu dener. Küba devlet başkanı Castro’ya yüzlerce suikast girişiminde bulunurlar.

Domuzlar Körfezi Çıkarması 

1961 yılında ABD desteğini arkasına alan Kübalı karşı devrimciler, devrimci Küba rejimini yıkmak için karadan ve havadan saldırırlar. Ancak Küba halkı devrimci iktidar önderliğinde büyük bedeller ödeyerek bu işgal girişimini boşa çıkarır. 

Batista diktatörlüğünün Kübalı devrimciler tarafından devrilmesinden sonra, ülkedeki tüm kumarhaneler ve genelevler kapatılır ve temel üretim araçları kamulaştırılır. Bu devrimci uygulama, mafyayı ve United Fruit Company, ITT, Shell gibi birçok çokuluslu ve ABD şirketini kârlarından mahrum bırakır.

ABD’nin ve devrilen egemen sınıfların Domuzlar Körfezi yenilgisi, Küba’yı zayıflatmak yerine güçlendirecektir.

Ağustos 1961’de, Uruguay’daki OAS’ın toplantısına katılan Küba Ekonomi Bakanı, uluslararası devrimci Ernesto Che Guavera, Kennedy’ye yazdığı bir notta şunları yazmıştı: “Domuzlar Körfezi için teşekkür ederim. Devrim çıkarmadan önce zayıftı. Şimdi her zamankinden daha güçlü.” 

Komünist olduğunu iddia etmeyen küçük-burjuva devrimci demokrat Castro, ABD’nin B-26 bombardımanından sonra kendisini Marksist-Leninist ilan etmişti. 

İşgal girişiminden sonra Küba Sovyetler Birliği’ne yaklaşıyor ve bir buçuk yıl sonra Küba’da füze krizi yaşanıyor. Castro iktidara geldikten sonra, ABD’nin işgal tehdidinin gerçekleşebileceğini görür ve ülkenin güvenliğini sağlamak için adaya füzelerin yerleştirilmesine izin verir. Ancak bu keskin kriz sırasında Kruşçev, Castro’nun fikrini sormadan füzeleri sökmeye karar verdi. Bu, Küba ile Sovyetler Birliği arasında derin bir güven krizine yol açacaktır. Küba’nın bu tarihi dersten çıkardığı sonuç, ulusal savunmasını daha güçlendirmek olur. Küba’da, halkı olası bir işgale hazırlamak için “Ulusal Savunma Günü” nün bir parçası olarak hala tatbikatlar düzenleniyor.